İstanbul’da Mimar Olmak

İstanbul mimarların eser vermek isteyeceği en önemli metropoldür. Dünyada geçmişi M.Ö. 8000’lere uzanan bir başka metropol daha yoktur. Dolayısı ile buraya uygulanacak bir eser zamana, geçmiş ve mevcut yerleşik kültürlere saygı göstermenin ötesinde geleceğe de atıfta bulunmalıdır.

Her ürün dönemine uygun olarak geçişleri olumlu etkilemeli ve dünya mirasına katkıda bulunmalıdır. Mimar 10.000 yıllık kültürel,ekonomik ve coğrafi verileri kullanmalı, onları aynı zamanda dönüştürerek geleceğe bağlamalıdır. Eserler buradaki kültürel ve doğal ekolojiye uygun olmalı ki varlığını sürdürsün, ya da en azından rahatsız etmesin. Artık eserler yapı ölçeğinden kentsel dönüşüm ölçeğine çıktı.Burada yapıyı ve yapı elemanını ihmal etme tehlikesi vardır. İnsan ölçekli evlerden sokaklardan araç ve kitle taşıma aracı ölçeğine, durağandan hızlı hareket eden mobil insan ölçeğine geçerken, gelenekseli yok ederek geçersek geçmişimizi kaybederiz. Geçmişi koruyalım derken de geleceği feda etmemeliyiz. Burada sorunun ne kadar karmaşık ve kendi içinde paradokslar içerdiğini görüyoruz. Sanki birbiriyle bir arada olmaz diye düşündüğümüz bu paradokslar aslında İstanbul’da yaşayan mimarın en büyük avantajı. Çözüm bekleyen problemlerin karmaşıklığı aynı zamanda eserinde kalitesini yükselten unsurlar olarak karşımıza çıkar. Burada mimar kolaydan kaçmayıp meslek etiği içerisinde tüm yukarıdaki faktörleri dikkatle değerlendiren bir tutum içerisinde olmalıdır. Tasarımda yaşanan tıkanıklığı malzeme olanaklarıyla aşmaya çalışan mimarlara bu kültürel birikim alanı yeni tasarım ufukları açabilir.

Ekonomilerin globalleşmesi ile birlikte büyüyen kentsel yaşam ve atıklar, çevre kirliliği ve küresel ısınmaya yol açtı. Mimari tasarım ve malzeme kullanımı sürdürülebilirlik ilkelerine bağlı kalmaya zorunlu kılmıştır. Bu sürecin mimarlıkta yeni ufuklar açacağına inanıyorum.

Dijital diktatörlüğün mimariye etkilerini bir başka yakın gelecekte tartışmaya başlayacağız.

Kent Mimarlık, Aralık 15, 2018